Bugün, 16 Ocak 2026 Cuma

Emekçiyi eze eze büyüme

Emekçiyi eze eze büyüme

Arif Kosar Ekonomi, bir bakima hükümetin kara kutusu. Hükümet, ekonominin iyiye gittigi, Avrupa krizle bogusurken Türkiye ekonomisinin dünyada önde gelen

Ekonomi, bir bakima hükümetin kara kutusu. Hükümet, ekonominin iyiye gittigi, Avrupa krizle bogusurken Türkiye ekonomisinin dünyada önde gelen performanslardan birini sergiledigi, ihracat rekorlarinin kirildigini vb. siklikla ifade ediyor. Diger yandan hükümetin tüm icraatlarinin hem üzerinde yükseldigi hem de sonuçlari itibariyla onun ‘rengini’ gösterdigi bir alan ekonomi.
Bir kazadan sonra uçaklarin kara kutusu incelendiginde kazanin neden ve nasil oldugunun bilgisine ulasilir. Biz de, Istanbul Kültür Üniversitesi Ögretim Üyesi Doç. Dr. Sinan Alçin’la böyle bir çabanin içerisine giriyoruz. Henüz bir kazadan bahsedilebilir mi? Emekçilerin her gün ekonomik bir ‘kaza’ ile karsi karsiya oldugunu iddia ediyor ve hükümetin kara kutusunu incelemek üzere yola koyuluyoruz.

Bir süredir, Basbakan Yardimci Ali Babacan basta olmak üzere hükümet temsilcileri Türkiye ekonomisinin Avrupa’ya ders verecek kadar mükemmel durumda ve dünyanin en iyi göstergelerine sahip bir ekonomi oldugunu ifade ediyorlar. Çünkü Avrupa’da durgunluk ve kriz temel gündem. Bunu biraz irdeleyelim. Türkiye gerçekten Avrupa’ya örnek durumda midir?
Simdi Avrupa’da krizin, 2008 dünya ekonomik krizinden ayrisan bir yani var. Daha dogrusu onu asan bir yani oldu. 2008 krizi sonrasinda özellikle finans alanindaki çalkalanma sonucunda Avrupa’da ayrica bir borç krizi ortaya çikti. Yani uzun yillar boyunca kredi derecelendirme kuruluslarinin AAA verdigi ülkelerin bir çogunda -Izlanda gibi-, yine AAA olmasa da Yunanistan gibi yüksek kredi degerleri verdigi ülkelere yönelik sermaye akisi çok hizli idi. Sermaye yogunlasiyordu bu ülkelerde. Bu da bu ülkelerde görüntüde bir zenginlesme yaratti. Bina boylari yükselmeye basladi, bilisim alaninda yatirimlar yapildi, bankacilik-finans alanlari çok güçlendi. Daha birkaç yil önce Yunanistan Türkiye’den banka satin almisti. Bir sürü girisimleri vardi. Mortgage piyasasina Türkiye’de çok ciddi bir giris yapacaklardi. Izlanda, ha keza öyle. Yani bir anlamda bir vaha olarak adlandirilan Izlanda.
Fakat bu yapi birden bire alasagi olmaya basladi. Çünkü finans kesiminde dolanan para miktari gerçek üretimin 15-20 katina çikmaya basladi. Yani olmayan, gerçege döndürülmeyen bir degerin hizla dolastigi bir alan ortaya çikmisti. Simdi Avrupa’daki bu krize bu açidan bakildiginda, gerçek degere dönüs, degersizlesme süreci, bu haliyle de bir borç krizidir. Türkiye’deki durumla karsilastirilabilir degildir. Türkiye’de bu durum bankacilik sektöründe çok siddetli yasanmadi bu süreçte. Bir sikisma var, kredi oranlarini gözledigimizde, bir daralma var Türkiye’deki bankacilik sisteminde. Fakat Türkiye’de bankacilik sektörü 2001 yilinda kendi tarihinin en büyük krizini yasadi. Ve onlarca banka kapatildi. Ardindan BDDK’nin (Bankacilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu) olusturuldugunu biliyoruz. Sikilastirma politikalari izledi bu kurum.

Yani Yunanistan’in yasadigini Türkiye 10 sene önce yasadi diyebilir miyiz?
Çok siddetli yasadi Türkiye. Bankacilik sektörü tarumar oldu. Hatta söyle bir durum da ortaya çikti: Türkiye’nin bankacilik sisteminde kendi sermaye payi hizla azaldi. Yerli sermaye payi yüzde 40’lara düsmüs durumda. Dolayisiyla ortada bir Türkiye bankacilik sistemi de kalmamis durumda. Devlet bankalarini ayirdigimizda, yabancilarin aldigi çok sayida banka var tabii, Türkiyelilere ait banka birkaç tane kaldi. Bunlarin çogu da zaten ya satis asamasinda, ya da yabanci ortakla faaliyeti sürdürmekteler.

Basbakan Erdogan’in da bir açiklamasi vardi. Memurlara yüzde 3+3’ten daha fazla verirsek Yunanistan gibi olur ekonomimiz. Batariz, çökeriz, iflas ederiz diyordu. Siz, Yunanistan’da yasanan krizin daha çok finansal sermayenin hareketiyle ilgili oldugunu söylüyorsunuz. Yani ücretlerle bir ilgisini görmüyorsunuz.
Hiçbir ilgisi yok. Spekülasyona dayali yaratilmis bir alan var orada. Ve bu kurumlarin borçlarini ödeyememesi sonucu devletin,-tipki Amerika’da 2008 krizi sonrasinda oldugu gibi- borçlari kamulastirdigini gözüyoruz. Bu borçlar Yunanistan halkina ait borçlar degil. Bu borçlari yaratan da Yunanistan halki degil. Yunanistan halkina karsi AB içinden de böyle karikatürize edilebilecek tepkiler geldi: ‘Yunanlilar yatiyor biz çalisiyoruz’ gibi. Hiç böyle bir durum yok. Onlar da en az diger halklar kadar deger üretiyorlar.

Çalisma saatleri açisindan Avrupa Birligi içinde en yüksek rakamlar Yunanistan’a ait.
Evet, kapitalist sisteme eklemlenen çevre ülkelerinin basinda geliyor Yunanistan. Türkiye gibi. Dolayisiyla bir üretim cehennemidir Yunanistan. Bu açidan baktigimizda, orada halk borçlu degil tam tersine alacaklidir. Yunanistan’da biliyorsunuz borçlarin bir kismi ötelendi, bir kismi silindi, ama kalan borçlar var ve bu borçlarin ödenmesi için belli sartlar getiriliyor. Aci reçete dedigimiz istikrar önlemleri öngörülüyor. Bunlarin da temelinde tüm dünyada uygulanan Washington Konsensüsü yatmakta. Kamu harcamalarinin azaltilmasi, kamu gelirlerinin vergi ve mülk satisi yoluyla artirilmasi politikasi gibi. Bu politikalar Türkiye’de zaten uzun yillardir uygulaniyor. Türkiye’de Yunanistan’in uyguladiklarinin çok ötesindeki önlemler olagan hale gelmis durumda.

Yunanistan’da halkin ‘ayaklandigi’ önlemler, kemer sikma tedbirleri Türkiye’de uygulaniyor yani.
Zaten biz kemeri gevsetebilmis degiliz. 24 Ocak 1980 bunun miladidir. Rahatladigimiz, kamu harcamalari artsin, sosyal harcamalar artsin denilen bir süreç yok. Simdi burada Yunanistan’daki kamu harcamalarinin azaltilmasiyla, Türkiye’deki kamu harcamalarinin azaltilmasi arasinda bir iliski kurmak mümkün degildir. Çünkü Yunanistan’da krizi yaratan çalisanlarin gelirlerinin görece yüksekligi falan degildir, dogrudan oradaki finans sisteminin anarsist, saldirgan biçimde kamu kaynaklarini hiçe sayarak faaliyet sürdürmesi, köpük deger yaratmasi ve bunun tikanmasiyla ilintilidir.
Türkiye’de mesela sunu tartismiyoruz. 3+3 ne üzerinden öneriliyor? Eselmobil sistemi üzerinden öneriliyor. Ücret endekslemesi sistemi. Bu sistem biliyorsunuz enflasyon orani ölçüsünde bir kamu kesimi ücret artisi öngörülüyor.

Ama Türkiye’de son açiklanan yillik enflasyon yüzde 8.28. Ancak bu konuda tartismalar da var. Örnegin ITO’ya göre yillik enflasyon yüzde 10’u asmis durumda.
Onu söylemeye çalisiyorum. Yani kendi sistemine bile uymuyor. Öte yandan neredeyse bütün dünyada -birakin demokratik olmayi- ülkelerin tamaminda çalisanlar enflasyon farki yaninda  iyilestirme zamlari almakta. Türkiye’de uzun yillardir iyilestirme yok. Açiklanan resmi enflasyon düzeyinde bir artis yapilirken, simdi ondan da vazgeçiliyor. Bu reel ücretlerin düsürülmesine yönelik bir politikadir. Bunun aynisini ‘80’li yillarda yasadik. 24 Ocak kararlarinin hedeflerindendi reel ücretleri düsürmek. Reel ücretlerin düsmesi demek kârin artmasi anlamina geliyor. En son açiklanan enflasyonda üretici fiyat endeksinde çok ufak bir kimildama var.

Evet...
Fakat tüketici fiyat endeksi bir ayda yüzde 1.5’e yakin artis gösterdi. Ne demek bu? Üretici fiyatlari sermayenin aldigi hammadde ve üretim girdilerinin fiyatidir, tüketici fiyat endeksi ise tüketicilerin tüketim maddelerinin fiyatidir. Bir taraftan da yüzde 30’lara varan fiyat artislari oldu. Bu artisa ragmen sadece binde 8 civarinda üretici fiyatlarinda bir artis varsa, demek ki üretken sermaye, hammadde ve enerjiden kaynakli maliyet artisini baska bir yerden indirmis.

Nasil indirdi?
Birincisi satis fiyatini artirmis. Yani enflasyon. Böylelikle tüketicilere yansitilmis maliyetler. Bu yeterli degil. Ikincisi, ücretleri baskilamak, çalisma sürelerini artirmak. Yani son enflasyon rakamlari bize Türkiye’de çalisma kosullarina iliskin çok önemli gösterge sunuyor. Siz nasil ki kan degerlerinden bir hastaligin belirtisini anlayabilirseniz bu oranlardan da çalisma iliskilerinde gelinen durumu anlayabilirsiniz.

Enerji fiyatlarindaki artisin bir sekilde telafi edilmesi gerekiyor ki bu telafi emekçiden yapilmis. Bahsettiginiz çok net bir hesap. Simdilik bu hesaba kisa bir ara verelim. Ve konuyla ilgili son bir noktaya deginelim. Türkiye’de bütçe bir süredir ‘iyi’ bir performans gösteriyor. Yani dengeli, pek fazla açik vermiyor. Bu bir yaniyla da sevinilecek bir gelisme mi, bilemiyoruz. Zam konusuyla da iliskili sanirim.
Öncelikle sunu ifade edeyim. 3+3’te iki ihtimal olabilir. Birincisi, reel ücretleri azaltmak, ikincisi tüccar pazarliginin ifadesi olabilir bu. Yani, en azi söyleyip mümkün oldugunca düsüge razi etmek. Yani ticari bir yaklasim olabilir.
Bütçenin açik vermesi ne anlama gelir? Bir ülkede bütçenin denk olmasi amaç veya hedef olamaz. Hedefler mümkün oldugunca tam istihdama yaklasmak, fiyat istikrarinin saglandigi, bunun ötesinde ihracatla ithalatin birbirinin dengeledigi bir yapi ve istikrarli bir büyüme olmaktadir. Hangisi var Türkiye’de diye sorarsak, bunlarin hiçbirisi yok. Ne istikrarli bir büyüme var Türkiye’de. Ne fiyat istikrari gerçek anlamda var. Ne ödemeler bilançosu dengesi saglanmis durumda. Ne de tam istihdam hedefi var.

Böyle bir iddia zaten yok.
Evet. Dolayisiyla birakin kapitalist üretim iliskilerini ve diger yönlerini bir kenara birakin, Ortodoks makroekonominin kurallarina uygun bir durum bile yok Türkiye’de. Devlet bütçesi gelir ve giderden olusuyor. Tipki aile bütçesi gibi. Son yillarda özellestirme adi altinda blok satislar yapildi. Dogrudan kamuya ait kaynaklar belli sermaye kuruluslarina verildi. Verildi diyorum çünkü degerlerinin çok çok altina pazarlandi.

Öyleyse hükümet biraz ‘mirasi yedi’ diyebilir miyiz?
Bir mülksüzlesme süreci var. Özellikle 2006 sonrasinda. Simdi kimse özellestirme geliri diye bir seyden bahsetmiyor. Çünkü satacak bir sey kalmadi. Neye yönelindi simdi? Orman vasfini yitirmis denilen arazilere yönelindi, kentsel dönüsüm adi verilen yeni rant sistemine yönelindi. Bunlarla gelir arttirilmaya çalisiliyor. Vergilere baktigimizda en önemli gelir kaynagi; devletin, çok esitsiz bir gelisim karsimiza çikiyor. Dolayli vergiler hizla arttirilmaya devam edilirken servet vergisi yok Türkiye’de. Hizla zenginlesen bir kesim var, hizla hem de katlanarak. Fakat bir servet vergisi yok. Gelir vergisine baktigimizda zaten içler açisi. Devlet gelir vergisini yakaladigindan alabiliyor. Yakaladigi da ücretli çalisanlardan baskasi degil. (Istanbul/EVRENSEL)


TESVIK GELIR ADALETSIZLIGINI ARTTIRACAK

Gelir vergisi demisken, son dönemde gündemde önemli bir yer isgal eden yeni tesvik sistemine geçebiliriz. Buna göre, sermayeden alinan gelir vergisi neredeyse siniflaniyor ya da büyük ölçüde düsürülüyor. Özellikle 6. bölge olarak tarif edilen Kürt illerinde. Öncelikle yeni tesvik sistemiyle ne hedefleniyor?
Hükümet birçok tesvik talebi açikladi, özellikle 2008 sonrasinda. Simdi bunlarin ortak özelligi, tamaminin arz yanli tesvik politikalari olmasi. Bir yandan issizlik sorununu çözmek istiyorum diyor ama diger yandan kamu isletmelerini satiyor, oradaki isçileri issiz birakiyor  veya güvencesiz kadrolara geçiriyor. Ama diyor ki; “Ben üretici sermayeye kolayliklar taniyayim. Mesela sigorta priminin ona düsen kismini ben ödeyeyim. Veyahut da belli vergi indirimleri, vergi istisnalari saglayayim.” Böylece sermaye daha çok kâr elde edecek. Kâr elde edince daha fazla üretmek isterse daha fazla istihdam yaratsin. Böylelikle istihdam sorunu çözülür. Bu benim ifadem degil. Dogrudan iki yil önce ekonomiden sorumlu devlet bakaninin söyledikleridir. Istihdama iliskin nedir öngörünüz diye soruldugunda bakanin çözümü böyleydi, ‘böyle umuyoruz’ demisti.

Kendi içinde bir mantiksal bütünlügü yok mu?
Mantiksal bütünlügü, ‘80’li yillar boyunca uygulanan ama tikanmaya giren yaklasim. Arz yönlü, parasalci yaklasim ve neoliberal politikalar. Bu politikalarin hizlandirildigini görüyoruz. Bunun karsisinda ne olabilir? Devlet dogrudan kendisi çalisma alanlari, istihdam alanlari yaratabilir, kaynaklari bunun için kullanabilir. Ikinci ayagi da su bunun, halkin gelirini arttirici bir boyutu olabilir. Tasfiye etmeye çalisilan sosyal güvenlik sistemi güçlendirilerek, düsük gelir gruplarina ek imkanlar yaratarak, ayni sekilde kamu kesiminde toplusözlesmelerde refah düzeyini artirici zamlari vererek. Böylelikle emekçilerin daha fazla tüketecegi, tüketimle daha fazla üretmek istenecegi bir yapi olabilir. Böyle bir alternatif olabilir. Fakat hükümetin arz yanli yaklasiminda, üretici sermaye ve çalisanlar arasinda bir gelir transferinin ortaya çiktigini görüyoruz. Devlet, sigorta priminin isveren kismini belirli bölge ve sektörlerde kendisi karsiliyor, fakat çalisanlarla ilgili böyle bir seye gitme geregi duymuyor. Böylece, bir esitsiz gelisim ortaya çikmis oluyor. Öte yandan, örnegin issizlik sigortasi primi aliyor, ama isverenden almiyor, ama fonda biriken parayi sermaye gruplarina ve GAP gibi projelere aktariyor. Dolayisiyla tesviki sadece, devletin sermaye gruplarinin “önünü açmasi” olarak görmemek gerekir. Ortada bir tesvik varsa, kamu kaynaklariyla yapiliyor. Ve toplumun geri kalanindan aliniyor tesvik için kullanilan kaynaklar. Bu da ülkedeki gelir esitsizligini arttiran faktörlerden birisidir.


HAYALI YATIRIMLAR GELECEK

Tesvikten çok kaynak aktarimi anlamina geliyor diyorsunuz.
Tesvik diger yandan bir cezalandirmadir. Çünkü tesvik kapsamina girmeyen yatirimlar için bir haksiz rekabet durumu dogurur. Ama hükümetin söyle bir projesi var: Altinci bölge disinda yatirim yapan sermaye, eger altinci bölgede de yatirim yaparsa, diger yerlerdeki yatirimlarini da tipki tamami 6. bölgedeymis gibi -1. bölgedeki yatirimina da- ayni tesvikleri uygulayacagini söylüyor hükümet. Bu neye tesvik? Suça tesvik. ‘80’li yillarda bunu yasadik.

Hayali ihracatla...
Ihracata dönük sanayilesme stratejisinde patlayan ihracat olmadi, hayali ihracat oldu. Paravan sirketler ve küçük atölyelerin bölgede yogunlasacagini söyleyebiliriz. Fakat bunlar hiç faaliyete geçmeyecek, etrafina çit çekilmis kalmis yapilara dönüsebilecektir. Daha da tehlikeli bir yani var tabi. Bu tesvik yabanci yatirimcilara da taninacak.



  • Cuma 9.4 ° / 6.8 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı
  • Cumartesi 4.9 ° / 2.8 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı
  • Pazar 0.8 ° / 0.1 ° Orta kuvvetli veya yoğun ve sağnak şeklinde kar