13. Gününü tamamlayan Taksim Gezi Parki Direnisi bana 1968 Mayisinda Paris’te yasananlari animsatti. Elbette sayisiz fark bulmak olasi ama, bana göre iki olayin ortaya çikisi, gelismesi, hedefleri öylesine benziyor ki…
1968’in Mart ayinda Nanterre Üniversitesi ögrencileri, Napolyon (1808) döneminden kalma merkeziyetçi üniversite yasalarini degistirmek için eyleme geçmekle kalmamis ayni zamanda siyasi gündeme iliskin sözler de etmeye baslamislardi. O günlerde siyasi gündemi isgal eden en önemli olaylardan biri Vietnam Savasi idi. Fransa sömürgesi olan Vietnam, 1954’te Fransiz ordusunun yenilmesinin ardindan Güney ve Kuzey (Komünist) Vietnam olarak ikiye bölünmüstü. ABD 1965’te Kuzey Vietnam’a askeri müdahalede bulunmustu.
1968’e gelindiginde ABD’nin Vietnam’daki asker sayisi 500 bine ulasmisti. Bu durum ABD’de büyük protesto gösterilerine neden olmustu. Nanterreli gençler 20 Mart’ta Ulusal Vietnam Komitesi (CVN) ile Devrimci Komünist Gençligi (JCR) ortaklasa savasi protesto eylemi düzenlediler. Bir grup genç de Marksist, cinsel özgürlükçü ve anarsist bir karisimdan olusan söylemlerle 22 Mart’ta üniversitenin idare binasini isgal ettiler. Tarihe ‘22 Mart Hareketi ‘olarak geçen olayin lideri bugün Avrupa Yesiller hareketinin liderlerinden olan Daniel Cohn Bendit idi. Anarsistler Federasyonu’nun üyesi olan Bendit, o zamanlar kizil olan saçlarindan dolayi “Kizil Danny” olarak aniliyordu...
“Nanterreli kudurmuslar”
Olaylar kisa sürede Nanterre’den 20 km. uzaklikta olan Paris’e siçradi. Çünkü Nanterre Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi Sorbonne Üniversitesi’ne bagliydi ve Nanterre Rektörü, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü ögrencisi Daniel Cohn Bendit ve birkaç arkadasinin cezalandirilmasi için Sorbonne Üniversitesi’ne basvurmustu. Tarih 29 Nisan 1968’di. Bu basvuruyu haber alan Daniel Kohn Bendit, Sorbonne’un bahçesinde ögrencilere söyle seslendi: “Sorbonne yeni bir Nanterre olmalidir!”
2 Mayis günü Sorbonne’un bahçesi, rektörün deyimiyle “Nanterreli kudurmuslar” tarafindan dolduruldu. Rektör, “Occident” (Bati) adli sagci ögrenci grubu ile isgalcilerin çatisacaklarini düsündügü için polisi üniversiteye davet etti. 3 Mayis günü polis “sinavlarin güvenligini saglamak” bahanesiyle üniversiteye girdi ve dört ögrenciyi gözaltina alarak götürdü.
Ardindan Milli Egitim Bakanligi Sorbonne’u kapatti. Bunlar beklenmedik bir tepki yaratti. O zamana kadar ayaklanmaya katilmamis büyük ögrenci kitlesi “polisle dövüsmek” için ayaklanmaya katildilar. Ayni sekilde polisin siddet kullanmasini protesto eden ögretim üyeleri ögrencilerin yaninda yer aldilar. 6 Mayis’tan itibaren üniversitenin bulundugu Quartier Latin’de ögrenci polis çatismalari yasaniyordu. Bu çatismalarin en önemlisi ‘Barikatlar Gecesi’ denilen 10-11 Mayis 1968 gecesi yasandi.
“Barikatlar bir simgedir”
O geceye tanik olan Komünist Henri Weber söyle anlatmisti: “Fransiz tarihinde barikatlar hep halk ayaklanmalarinin kahramanliklarina karismistir: 1830, 1848 ve [1871] Paris Komünü. Barikat bir simgedir, krallarin ve gericilerin ordularina karsi isçilerin, fakirlerin savunusu...”
Bir baska görgü tanigi Troçkist Alan Krivine ise olayin ‘planli’ oldugunu ileri sürenlere su cevabi verecekti: “Bu barikatlar genelde spontane (kendiliginden) bir davranisin sonucu olarak ortaya çikmis ve yayginlasmistir. (…) Komünist Parti militanlari metroya binmeden önce bu eylemlerin bir kiskirtma oldugunu haykirdilar. Bazilari da barikatlari dolastiktan sonra güçlü bir iktidarin karsisinda bu tür eylemlerin kiyima yol açabilecek bir serüven oldugunu ileri sürdüler. (…) Biz ise her seyin birdenbire olacagina inaniyorduk. Bütün kurumsal yapiya ve siyasal düsüncelere karsi bu olaylarda yasamin fiskirdigini görüyorduk…”
Rudi Dutschke’ye suikast girisimi
11 Mayis 1968 Persembe günü, Berlin’de yasanan bir olay tansiyonu iyice arttirdi. 23 yasindaki Münihli badanaci Josef Bachmann kendi ifadesine göre “öteden beri komünistlerden nefret ettigi için”, Alman sosyalist ögrencilerinin ideologu Rudi Dutschke’ye öldürmek kastiyla üç el ates etmisti. Rudi agir yarali olarak kurtulmustu ancak olay sadece gerçeklestigi Berlin’de degil, Almanya’nin ve Avrupa’nin önemli üniversite sehirlerinde büyük yanki buldu. Elbette en büyük etkiyi Paris’te yapti.
Bu yasananlari, Monte Carlo, Luxemburg ve Europe 1 adli radyolarin sürekli vermesi konunun kamuya mal edilmesinde önemli rol oynadi. Öyle ki radyo haber almanin en önemli araci haline gelmisti. Radyonun önü açmasiyla, televizyonlar ve gazeteler de olaylara daha çok yer ayirmaya basladilar. O güne kadar olaylari izlemekle yetinen kamuoyunun büyük bir kesimi ögrencileri desteklemeye basladi.
Peki ögrenciler ne istiyorlardi? Aslinda kafalar karisikti. Bunun ipuçlari duvar yazilarinda görülebiliyordu: “Devrim, ugruna kurban olmak zorunlu oldugu anda yok olur!”, “Ne tanrilari isterim ne de efendileri!”, “Kahrolsun açliktan ölmeyecegimizi garanti edip sikintidan öldüren dünya!”, “Asla çalisma!”, “Merhametsiz ol!”, “Savasma sevis!”, “Devrim silahlarin eseri olacaktir!”.
De Gaulle: “10 yil yeter!”
Çogu birbiriyle çeliskili bu sloganlarin ima ettigi gibi asil gerçek, gençlerin “ne istemediklerini” bilmelerine ragmen, “ne istediklerini” tam olarak bilmemesiydi. Nitekim Cohn Bendit “önce bir kimildayalim, hareketin teorisini sonra yapariz” demisti 17 Mayis günü, Paris Match muhabirine. “Peki ‘kimildamak’ ne demek, karisiklik çikarmak mi? Rejimi ve düzeni sarsmak, anarsi yaratmak mi” diye soranlara cevabini ise bir gün önce L’Aurore muhabirine verdigi mülakatta okumak mümkündü: “Bu bir dev-rim-dir!”.
Peki bu bir devrim miydi? Buna cevap vermeden önce duvarlari süsleyen sloganlardan birine daha göz atalim. Bu slogan “10 yil yeter!” idi. 13 Mayis’ta uzun bir aradan sonra iktidara davet edilisinin 10. Yilini kutlayacak olan Baskan Charles De Gaulle’e bir göndermeydi bu. Cezayir Savasi sarpa sarinca, bu arada Uzakdogu Asya’daki Fransiz politikalari da çökünce, Fransa çareyi, Ikinci Dünya Savasi’nin kahraman generali De Gaulle’ü göreve çagirmakta bulmustu.
2 Haziran 1958’de, alti aylik bir dönem için kendisine sinirsiz yetkiler verilmesi ve yeni bir anayasa yapilmasi kaydiyla “ulusun basina geçmeyi” kabul eden De Gaulle, kroniklesen Cezayir Savasi’ni bitirmekle kalmamis, Fransa’nin denizasiri sömürgelerinin bagimsizligi ile sonuçlanacak cesur kararlar almisti. Alti ayligina geldigi iktidari birakmamis, aradan geçen 10 yil içinde totaliter yöntemlerle siyaseti biçimlendirmis, ekonomik modernizme agirlik vermis ancak kültürel modernizmi ihmal etmisti. Sonuç olarak De Gaulle yönetimi bütün kesimlerde büyük bikkinlik yaratmisti.
9 milyon isçi genel grevde
12 Mayis’ta çesitli ögrenci, ögretim üyesi ve isçi temsilcileri ‘Gaullist’ rejimi protesto etmek için ortak bir gösteri çagrisi yapti. Bunu takip eden alti gün içinde bütün Fransa’da 9 milyon isçi (ezici çogunlugu endrüstri isçisi, azi tarim isçisiydi) greve gitti. Isyerleri isgal edildi, hayat felce ugratildi. O güne kadar temel talepleri üniversiteden ve Quartier Latin’den polisin çikmasi ve tutuklu ögrencilerin serbest birakilmasi olan ‘ögrenci hareketi’nin, toplumsal ve siyasi bir siçrama yapmasi anlamina geliyordu bu grev.
Ancak isçiler eylemin öncüsü degil artçisi olduklarindan kendi özgün taleplerini dile getiren sloganlari da üretmekte basarili olamadilar. Büyük yürüyüs kollarinda “Isçi iktidara”, “Halka hizmet!”, “Isçileri destekle!” türünden sloganlar tek tüktü. Ayni sekilde “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi, “Vietnam’da zafer” gibi enternasyonalist sloganlar da az sayidaydi. Ögrenciler isçi sinifiyla kaynasmak için heyecan içinde fabrikalara kosmuslardi. Baslangiçta bütün kapilar onlara açikti. Ancak birkaç gün sonra kapilar kapandi. Yine de ögrenciler polisin fabrikalara müdahalesine karsi aktif sekilde durdular. Öyle ki, bir ögrenci Flins’te bogularak öldü. Sochaux’da iki isçi mavzer atesiyle öldürüldü. Bu arada birkaç polis de öldü.
Daniel Cohn Bendit’in daha sonra açikladigina göre isçileri ögrencilerin arkasindan sürüklemek kolay olmamisti. Isçiler önce, ögrencilerin kendileriyle temas kurmak istemesine süpheyle bakmislardi. “Bu anasinin kuzulari neden gelip bizim canimizi sikiyorlar ki” demislerdi. Fakat polisin ögrencilere karsi sert tutumu bu güvensizligi asmalarina yardimci olmustu. Ilk isçi destegi Nantes’teki Sud Aviation fabrikasindaki isçilerden gelmisti. Ancak ilginçti, sendika yönetimleri ve Fransa Komünist Partisi isçilerin ögrencilerle dayanismaya girmesine karsi çikmisti.
Hatta parti Cohn Bendit’i “Alman anarsisti” olarak yaftalamis, eylemlere katilanlarin “yüksek burjuvazinin çocuklari” oldugu”, “babalarinin firmalarinda ise baslayip da sömürüye devam ettikleri anda devrim atesini unutacaklari”ni iddia etmisti. Bu arada bazi çevrelerden Bendit’in Alman Yahudisi olmasi bile karalama gerekçesi yapilmisti. Nitekim o günden sonra duvarlarda boy gösteren sloganlardan biri suydu: “Hepimiz Alman Yahudisiyiz.” (Ancak aleyhte kampanya devam edecek ve Bendit, 22 Mayis’ta “fitne çikaran yabanci” oldugu gerekçesiyle sinirdisi edilecekti.)
Quartier Latin çarpismalari
13 Mayis gecesi ögrenciler Quartier Latin’i isgal ettiler, meydani halka açtilar. Ardindan Fransa’daki bütün üniversiteleri isgal ve boykot karari aldilar. Bu dönemde her isteyen üniversitelere rahatça giriyordu. Dolayisiyla ögrencilerin arasina karinlarini doyuracak, yatacak yer arayan evsizler, lümpenler, hatta Fransa sömürgesi Katanga’da parali askerlik yaptiklarini, simdi bu becerilerini eylemcileri sagcilara kari korumak için kullanacaklarini iddia eden tipler bile karisti. Kisa süre sonra Polisin Sorbonne’dan çekildigi ve tutuklu dört ögrencinin serbest birakildigi haberi geldi. Bu, gençler arasinda büyük bir zafer havasi estirdi. Sorbonne’da ögrencilerin kizil bayragi dalgalanmaya basladi.
Bu tarihten itibaren sendikal alanda bazi kazanimlar kalici hale gelirken asil degisim okullarda yasandi. Gri bluzlar, ögretmen sinifa geldiginde ayaga kalkmalar sona erdi. Derslerde atesli tartismalar yapildi. Saça, sakala kimse karismamaya basladi. Dogum kontrol hapinin da yayginlasmasiyla cinsel iliskilerde tepkisel bir serbestlik dönemi basladi.
Baskan De Gaulle 24 Mayis’ta krizin çözüm yolunun referandum oldugunu açikladi fakat 30 Mayis’ta bundan vazgeçip seçimlere gidecegini açikladi. O gün, Gaullistler ve sagcilarin gövde gösterisine sahne oldu. (Haziran ayinda yapilan seçimleri De Gaulle kazandi. Ancak bir daha hiçbir sey eskisi gibi olmadi.)
Bir Yunan piyesi gibi
Kürsat Bumin’in bir tarihçiden naklettigi gibi “bir Yunan piyesinin aksiyonunda, zamanda ve mekanda birlik ilkesine uygun olarak, Paris’te bütün dünyanin ve De Gaulle iktidarinin saskin bakislari altinda baslayan ve sona eren” olaylar “refah ve tüketim” toplumlarinda çikmisti, olaylara katilanlar, herkesin giptayla baktigi seçkin ögrencilerdi. Yani bu gençlerin (Edgar Morin’in deyimiyle “yas sinifi” nin) kendileri için bir sey istemeye ihtiyaçlari yoktu. Hareketin ilk özelligi “humaniter-insanci” olmasiydi. Ana düsturlari “insanlar daha iyi, daha rahat, daha mutlu yasama hakkina sahiptir” olarak özetlenebilirdi. Ikinci özelligi her türlü otoriteye karsi olmasiydi. Karsi çikilan otorite hem siyasi (devlet, partiler, sendikalar vb.) idi hem kültürel (yasam tarzi, tüketim kaliplari, cinsel kisitlamalar vb.) idi.
Otoriteye karsilikta o kadar ileri gidilmisti ki, parlamenter demokrasinin kurumlarina bile kayitsiz kalinmisti. (Bu da onlarin bazi kesimlerce “anarsistler” diye yaftalanmalarina neden olacakti.) Bu arada basta SSCB ve Fransiz Komünist Partisi olmak üzere tüm komünist partilere karsi çikilmisti. Ve üçüncü özelligi bütün bunlarin toplami olarak “özgürlükçü” olmalariydi.
Devrim mi, baskaldiri mi?
Ileriki yillarda Mark Kurlansky 1968 olaylarinin arkasindaki dinamikleri söyle özetlemisti: “O dönemde çok yeni ve orijinal olan yurttaslik hareketi örnegi; kendisini çok farkli ve yabancilasmis hissettiginden dolayi her türlü otoriteyi reddeden bir kusak; bütün dünyada büyük bir nefretle karsilandigindan dolayi, kendine bir ülkü arayan bütün asilere bir ülkü sunan bir savas [Vietnam Savasi] ve bütün bunlarin, televizyon rüstünü kazandigi fakat yine de bugünkü gibi damitildigi ve ambalajlandigi haline ulasamadigi bir zamanda meydana gelmesi…”
17 Mayis 1968 günü olaylari ‘devrim’ olarak tanimlayan Daniel Cohn Bendit, daha sonra ‘baskaldiri’ terimini kullandi. Gilles Lipotvetsky, Mayis 1968’in toplumsal çatisma alanindaki örf ve adetleri yumusatma sürecini yerlestiren ‘yumusak bir devrim’ olarak tanimladi. Ona göre okullarin, partilerin, sendikalarin ve tüm bürokratik kurumlarin teshiri, hosgörülü ve barisçil davranis kaliplarinin yüceltilmesi bireysel demokrasinin ivme kazanmasina neden olmustu ve “siyasi olanla varolussal olan, özelle kamu, ideolojikle siirse, ortak mücadeleyle zevk, devrimle mizah artik birbirine ayrilmaz biçimde baglanmisti.” Bugün bazi yazarlar ‘Paris Mayis 1968’i ‘yarim kalmis bir devrim’ olarak niteliyor.
Gençler ne istiyor?
Yaziyi sosyolog ve felsefeci Henri Lefebvre’nin 1968’de söyledigi, ancak içindeki 20. Yüzyil terimini 21. Yüzyilla degistirince tam da bugün Gezi direnisçilerinin taleplerini yansitan ve yöneticilere yol göstermesini umdugum su sözlerle bitirelim: “Çagimiz bayrami, topluca eglenmeyi yitirdi bir bakima. Bu da aslinda insan özünden yoksun olan tüketim düzeninin etkisiyle oldu. Oynamak, gülmek, hep birlikte eglenmek çabasinda gençlik. Yeni toplum düzenini arastirirken, bunu bir bayram havasi içinde yapiyor. 20.yüzyilin somut demokrasinin kurulmasidir. Bugün ögrenci hareketinin baslica eregi bir katilma çabasidir. Ögrenci ögretime ve egitime katilmak, söz söylemek, görüsünü belirtmek ve böylece yönetime katilmak istiyor. Isçi de öyle. Fabrikanin yönetimine katilmak istiyor.
Bu ne demektir: Insan pasif olmaktan çikarak, yaratici olmak emelindedir, kendisine verilen ücret, tüketim düzeninin sagladigi çikarlar, varliklar yetmiyor artik. Düzenin kurulusu kendi mutluluguna dogru degissin, yürümesi de kendi aktif çabasiyla olsun istiyor. Yabanci olmak istemiyor toplumdaki sorunlarin hiçbirine. Özgürlük anlayisi da degismistir. 20. Yüzyilin ilk devrimi dedim ya, bu devrim özgürlükler devrimidir de denebilir. Ama su ya da bu özgürlügün degil de bütün özgürlüklerin birden. Bugüne dek gelip geçen devrimlerin her biri yeni özgürlüklerle birlikte yeni kisitlamalar da getirdi. 20. Yüzyilin devrimi artik kisitlama degil, yeni özgürlük getirecege benzer…”
Özet Kaynakça ve okuma önerisi: “68: Neydi, Ne Kaldi?” (Dosya), Birikim Dergisi, S. 109, Mayis 1998, s. 17-124; 1968 Yili Ögrenci Hareketleri (Dünyada ve Türkiye ’de), 25-27 Kasim 1968 tarihlerinde düzenlenen sempozyum bildirileri, Basnur Matbaasi 1969; 1968 in Europe: A History of Protest and Activism, 1956-1977, Editörler: Martin Klimke ve Joacim Scharloth, Palgrave Macmillan, 2008; Mark Kurlensky, 1968: Dünyayi Sarsan Yil, Çeviren: Zehra Savran, Everest Yayinlari, 2008; Giovann Arrighi, Terence K. Hopkins ve Immanuel Wallerstein, Sistem Karsiti Hareketler, Çeviren C. Kanat, B. Somay, S. Sökmen, Metis Yayinlari, 2005; Rudi Dutschke, “Anti-Otoritercilik Üzerine”, Cogito, S.14, Bahar 1998, s. 26-37; Alev Er, Bir Uzun Yürüyüstü 68, Ikarus Yayinlari, 2008; Tarihsel Sosyoloji: Stratejiler, Sorunsallar, Paradigmalar, Editörler: Ferdan Ergut, Aysen Uysal, Dipnot Yayinlari, 2007; Hifzi Topuz, Paris ‘68’: Bir Devrim Denemesi, Agora Kitapligi, 2008; Alain Touraine, Bugünün Dünyasini Anlamak Için Yeni Bir Paradigma, Çeviren: Olcay Kunal, Yapi Kredi Yayinlari, 2007.