Napolyon'a atfedilen: “Ben üç gazeteden, yüz bin kurşundan korktuğumdan daha fazla korkarım.” sözü ise tüm baskılara, cinayetlere, kıyımlara, suikastlere önsöz niteliğinde. Bu günkü anmayı tescilleyen hain suikast, Ankara Karlı sokakta, karlı bir günde aracına yerleştirilen ‘C4 tipi plastik bomba’ ile. Suikastı üstlenenler ise bugün iktidar erkine ortaklığı tartışılan, İslami hareket cephesi, İBDA-C, Hizbullah ve diğerleri. Söylentilere göre arkalarında MOSSAD, kontrgerilla, derin devlet, SAVAK, CIA ve diğerleri. Vahşi cinayete neden resmi kayıtlara girmese de ‘seri numarası silinmiş silahların, terör örgütlerine ve terörizme aktarıldığı’nın enikonu araştırması. Dahası gizli kalması şart olan ‘girift ve karanlık ilişkileri' deşifre edip, afişe çıkarması. Pikden dipe ‘Bir tuğla çek, yıkılsın duvar. Derin devlet çöksün, altında kim kalırsa kalsın’ denilmesine rağmen, sonuç solda sıfır. Hala faili meçhul bir katliam. Oysa tüm faili meçhullerin ‘faili menşur’ yani failleri bulmak diye bir şey yok ardına sığınılacak. Her şey apaçık. Eğer, failleri bulmak ‘devletin namus borcu’ ise ki her kayıpta nakarat bu, devlet tarafından bu borcun ödenmemesi asıl mesele. Yüz yıldır aynı sorun, halline uğraşan yok…
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kayıtlarına göre, 1909 ila 2022 tarihleri arasında 67 gazeteci cinayete kurban gitmiş. Uğur Mumcu, kronolojik listede 43. sırada. Ancak ilginçtir yüz yıldan fazla zaman diliminde, hatta yükselen terörle anılan ve 12 Eylül faşizmini hazırladığı söylenen 1978, 1979, 1980 yıllarında toplam 8 gazeteci katledilmiş. Ama 1992 de 14, 1993’te 8 gazeteci. Gizliden bu günleri yaratan politik süreç, işte o bela yıllar. Ahmet Taner Kışlalı’nın 1999 yılında katledilişinden bu yana ise 5 gazeteci öldürülmüş. Yani artık gazeteciler, tek tük adli vakalar dışında, siyasi duruşları yüzünden öldürülmüyorlar. Artık gazeteciler iktidar erkiyle hapishanelerde, iktidar emriyle adliye koridorlarında, ölmekten beter süründürülüyorlar.
Dünyaya bir mum ışığı ferahlık sunan Uğur Mumcu 50 yaşında, belki de en verimli çağında katledilene kadar köşe yazıları ve kitaplarıyla salt yaşadığı döneme ışık tutmadı. Tarihe düştüğü her not geleceğe projektör tuttu. Gazetecilikte çığır açan bir yol tuttu. Bilim insanı titizliğiyle çalıştı. On yıllar öncesinden bu günleri tıpatıp gördü. Acı gerçekleri sorguladı. Gerisin geriye akmaya başlayan tarihi o günlerden kestirdi. Tehditlere aldırmadı, canı pahasına ciddi, belgeli kayıtlı uyarılar yaptı. Bağnazlığı ödüllendiren günlerin gelmemesi için, ömrü boyunca etkin mücadele etti.
Elbette bugün bile herkesi derinden etkileyecek, yol gösterecek kitaplar yazdı. Yakın tarihle ilgilenen, az çok kitap dostu olan herkes ilk ağızda Rabıta, Tarikat Siyaset Ticaret, Bir Pulsuz Dilekçe, Devrimci ve Demokrat, Liberal Çiftlik, Sahte Atatürkçülük, Gazipaşa'ya Suikast, Hukuk Devlet Aşiret, Papa Mafya Ağca, Silah Kaçakçılığı ve Terör, Vurulduk Ey Halkım, kitaplarını mutlaka hatırlar. Çoğu okunmuştur. Bunlardan biri de ‘Çıkmaz Sokak’. Değişik yayınevi baskıları var ve 180 ila 200 sayfa civarında. Birinci baskısı 1979 yılında. Açıkça söylemek gerekirse, yaşanan an ve durum tespiti. Hemen 80’lerin başında ‘Çıkmaz Sokak’ kitabını okuyan, sol fraksiyonlarla sıcak bağı bulunanların kolayca içselleştiremediği bir kitap. On yıllar sonra bir genelleme yapmak istemeyiz, ancak bize göre böyleydi diyebiliriz.
Mumcu’nun ‘Çıkmaz Sokak’ kitabı 68 kuşağını irdeliyor. Kızıldere’yi, tek yaşayan tanık Ertuğrul Kürkçü ifadelerinden çıkarsamalarla ele alıyor. Bizzat cezaevi röportajları ve görüşmeleri doğrultusunda, sol şiddet veya şiddet içeren sola özeleştiri babında bakış açısı sunuyor. Sol fraksiyonların, terörizme bulaşma durumunu ve şiddetin Sosyalist Sol ve Marksizm ile bağdaşıp bağdaşmadığını sorguluyor. Kitabın tanıtım paragrafı, kitabın özüne ve okurların gözüne net vurgu.
Bir kitap işte deyip geçilemez, saptaması kesin ve keskin; ‘Sosyalistler için tek yol vardır. O yol, silahla değil, mermi çekirdeği ile değil düşünce ile inançla açılır. Bu yol, düşüncelerle, inançlarla ışıldar ve kitlelere ulaşır. Sosyalizme inanmak, işçi sınıfında bulunmayan düşünce ve eylemler ancak ve ancak Blankizm ve Anarşizmin yol ve yöntemleri olur…’
Kitap, kendine sosyalistim diyenlerin Blanqui’yi öğrenmesine neden oldu. Teoriyi önemsemeden devrimci eylemi merkeze koyan bir düşünür olarak tanınsa da onun amacı pratikte sınanmış bir devrimci teori geliştirmekti. 20. yüzyıl başlarından itibaren devrimcilerin birbirlerine yönelttikleri en büyük suçlamaydı Blankizm. Çünkü Blankizm komploculuk, maceracılık, iktidarın bir azınlık tarafından ele geçirilmesinden ibaret strateji olarak anlaşılıyordu. Kanımca çoğumuz dönem sosyalistleri olarak, bu temelde kızdık Mumcu’ya. Uzun süre her şeyi unuttuk, tıpkı Mumcu’nun ‘Sesleniş’in de ‘Vurulduk Ey Halkım, Unutma Bizi’ dizelerine nazire yaparcasına.
Uğur Mumcu için her şey söylendi. ‘Kalpaksız Kuvayı Milliyeci, yiğit gazeteci, emekten, eşitlikten, aydınlanmadan, bağımsızlıktan yana antiemperyalist bir devrimci. Atatürkçülüğün, Cumhuriyet Devrimi’nin yılmaz, yorulmaz, ödünsüz savunucusu. Fikir düşünce sarmalının Büyük düşünürü. Araştırmacı gazeteciliğin en seçkin temsilcisi. Öncü yazar.
Ancak bizzat kendi beyanatı bir başka güzel; ‘Bir insan kendi ülkesinin devrimcisi olmalı. Benim görüşüm bu. Ulusal bağımsız sol! Ben sosyalist eğilimliyim, işçi sınıfının, emekçi sınıf ve tabakaların demokratik yollarla iktidara gelmesini istiyorum. Bu görüşümden hiç ama hiç vazgeçmedim…’
Mumcu, ‘Çıkmaz Sokak’ bilmecesine, Cumhuriyet Gazetesi’nde 1 şubat 1987 tarihli ‘Bilmece’ adlı köşe yazısıyla yanıt veriyor.
“12 Eylül öncesinde ‘sol fraksiyonların’ dökümünü yapmak oldukça güç bir işti. Hangi fraksiyon, hangisinden çıkmıştı? Kim, kime karşıydı? Kim hangi görüşü savunur, hangi "sloganı" kullanırdı?
Bilmece gibiydi bütün bu işler... 12 Eylül sonrasında buna benzer bir başka "bilmece" ortaya çıktı: Tarikatlar.. Nakşibendiler.. Süleymancılar.. Rufailer.. Cerrahiler.. Kadiriler.. Melâmiler.. Nurcular.. Bu tarikatların bazıları, sağcı siyasal partiler içinde «güçleri oranında temsil» ediliyorlar. Bu tarikatlar neyin nesidirler? Kimin fesidirler? Bunları anlamak, birbirinden ayırt etmek de bir bilim işidir…”
Hala ‘Çıkmaz Sokak’tayız Uğur Mumcu. İlelebet ‘Bir keskin kalem, bir kırık gözlük, Yürekli yiğitlere hatıran olsun. Uğurlar olsun…” Unutmadık seni…
Ve yine gitmek icap ederse bir gün
sakın gitmememi isteme benden
nolur direnme yok başka yolu
siyasi kitaplarım yine sende kalsın.
Bu gece her gece ışığını kıs uğursuzluğun
al duvaklım sal beni tutma kal deme ısrarla
ve aklın sakın bende kalmasın.
Ben kara kışı korkmadan uğurlarım
atlarım geciken bahar lavlarına bir daha yanarım…
"KİTAP
Kitaptan; "...12 Mart öncesi ve sonrası gençlik eylemlerinin önde gelen liderleri, cezaevinde birbirine yüz seksen derece ters görüşleri ile savunabiliyorlar. Ertuğrul Kürkçü, Yusuf Küpeli ve İlkay Demir aynı davada, aynı eylemlerden sorumlu tutularak yargılandılar; bugünse birbirleriyle çok ayrı çizgidedirler."
12 Mart, faşist cuntası'nın zindanlara kapattığı insanların söylemlerine zıtlıklarına, eylemlerine ciddi eleştiriler getiren Uğur Mumcu, salt 12 Mart ile sınırlamıyor kşt,bir çok konuya ışık tutmakta.
Bireysel terörizmden,Goşizme,Troçkizmden,proleter yapıya,maoculuktan,cuntacılığa dek...
Kişilerin (Ertuğrul Kürkçü,Yusuf Küpeli vs)Milli demokratik devrim hareketi hakkında çok yerinde tespitleri var.Siyasi kumarbazlığın sunmuş olduğu fikir çatışmasının üzerinde çokça durmakta.Zira aynı görüşe sahip olmasalarda kitapta adı geçen şahısların kendi aralarında arbede yaşamaları da bundan.
Kitabın iç kısımlarında Sosyalist gençliğin özeleştirisi de bulunmaktadır.Sonlarına doğru dava tutanaklarına da yer verir.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere felaketi ile başlayan kitap röportaj niteliği taşır.İçerisinde Attila İlhan,Nazım Hikmet;Hasan Hüseyin'den mısralar bulunmaktadır.
2 Mart 1971’de verilen muhtıranın hemen ardından Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalanmıştı. Yakalandıktan sonra da 1 sene içerisinde idamlarına karar verilmişti. Mahir Çayan ve arkadaşları da Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek için 27 Mart 1972’de Ordu’nun Ünye ilçesindeki NATO üssünden ikisi İngiliz, biri Kanadalı üç kişiyi kaçırmıştı. Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kendilerini bekleyen arkadaşları ile buluşan Mahir Çayan ve arkadaşları, muhtarın evine yerleşmişti. 30 Mart 1972 tarihinde düzenlenen bir operasyon ile Mahir Çayan ve arkadaşları ile üs görevlileri hayatlarını kaybetmişti, bir kişi dışında: Ertuğrul Kürkçü.
Ertuğrul Kürkçü, çatışmadan sağ kurtulan tek kişidir ve olayın tek canlı tanığıdır. Yakalanması da ilginç bir tesadüf sonucu olmuştur. Oğlunun öldüğünü düşünen babası, tabutla beraber gelmiştir, ancak kendisine gösterilen ceset oğlunun değil, bir başkasının, Nihat Yılmaz’ın cesedidir. Kürkçü’nün babası başı tahrip olmuş cesedin oğluna ait olmadığını, çünkü oğlunun parmak yapısının kendisine benzediğini söyler. Böylece tekrar yapılan arama sonucunda samanlıkta saklanırken teslim olunca yakalanmıştır.
Kitap bu olayın resmi belgeleriyle ve Ertuğrul Kürkçü’nün cezaevindeki röportajıyla başlıyor. Ardından Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun başkanlığını yapmış olan Yusuf Küpeli ve Milli Demokratik Devrim fikrinin öncüsü Mihri Belli’nin tartışmasıyla devam ediyor. Mihri Belli, Yusuf Küpeli’yi “Abdülhamidçilik” ve “Demirelcilik” yapmakla ve unutulmaktan korkmakla suçluyor; Yusuf Küpeli de, Mihri Belli’yi gerçeklerden kaçmak, demagoji yapmak ve unutulmaktan korkma sorununun asıl Mihri Belli’nin kendisinde olduğuyla.
“Aydınlıkçı” olarak bilinen grubun adına İlkay Demir’in dedikleri oldukça ilgi çekici. Özetle, İlkay Demir dönemin Ecevit Hükümeti’ni Sovyetlere yanaşmakla suçluyor, Amerika kadar Sovyetlerden de uzak durmamız gerektiğini söylüyor. 70’lerin başındaki Maceracılıktan uzak durmamız gerektiğini, 12 Mart döneminde Amerika’ya selam duranların, artık Sovyetler Birliği’ne selam durduğunu anlatıyor. Burada da eleştirilerin gittiği yer de yine Yusuf Küpeli oluyor tabii.
Kitapta bu isimlerin haricinde daha pek çok solcu ismin de anlattıkları var. Zaman geçtikçe bazı isimler eskiden beraberce yürüdükleri yollarda farklı yollara sapmışlar. Temelde aynı şeyleri, taban tabana zıt düşünceler ve 180 derece ters bir şekilde ters ideolojiyle savunmak da herhalde solculuğun fraksiyonlara bölünmesi ile ilgili.
"Çıkmaz Sokak" Kızıldere'den tek sağ çıkan eylemci olan Ertuğrul Kürkçü ile ve benzer eylemlerden cezaevlerinde yatmakta olan Yusuf Küpeli, Nahit Tören, İlkay Demir, Orhan Savaşçı ve diğerleri ile röportajlar yaparak onların geçmişi değerlendirmelerini istemiş. Geleceğe ışık tutma iddiasını kitaplaştırmış...

